Tedavi Alanlarımız

Tedavi Alanlarımız

Ağrı
BAŞ AĞRISI

Baş ağrısı, temel olarak birincil baş ağrıları ve ikincil baş ağrıları olmak üzere iki sınıfa ayrılabilir. Migren, gerilim tip baş ağrıları birincil baş ağrıları grubundayken, baş-boyun travması, kafa içi hastalıklar gibi daha ciddi problemlere bağlı baş ağrıları ikincil baş ağrıları grubundadır. Primer baş ağrıları içinde en sık karşılaşılan tip gerilim tipi baş ağrılarıdır. Gerilim tipi baş ağrılarında ağrı genellikle hafif yada orta şiddetli olup, başın her iki tarafında basınç (sıkışma) şeklinde hissedilir. Migren ise tüm baş ağrısı tipleri içinde doktora en fazla başvuru nedeni olan durumdur. Migrende ağrı ataklar halinde gelir, genellikle tek yanlı ve zonklayıcı tiptedir. Ani ve çok şiddetli başlayan, bilinç değişikliği ve uyku halinin eşlik ettiği baş ağrılarında acil servise başvurmak gerekir.

DİŞ AĞRISI

Diş ağrısı çoğunlukla dişte meydana gelen bazı sorunlar sonucunda; dişin içinde, çenede ve yüzün belirli noktalarında hissedilen, kişinin yaşam kalitesini düşüren, genellikle şiddetli bir ağrıdır. Diş ağrısının birçok nedeni olabilir. Diş çürükleri, diş eti hastalıkları, travmalar bunlar arasında sayılabilir. Yetersiz ağız bakımından kaynaklanan diş çürükleri, diş ağrılarının en sık nedenidir. Diş ağrısı başladığında en kısa sürede bir diş hekimine başvurulmalıdır.

BEL AĞRISI

Bel ağrısı oldukça sık karşılaşılan bir problemdir. Her dört yetişkinden biri son üç ay içerisinde en az bir gün boyunca bel ağrısından şikayetçi olmaktadır. 6 haftadan kısa süredir var olan ağrılar akut bel ağrıları, 3 aydan uzun süredir var olan ağrılar ise kronik bel ağrıları olarak adlandırılır. Oturuş bozukluğu, ağır kaldırma, osteoporoz, kalıtsal hastalıklar gibi durumlarda bel ağrısı oluşabilir. Bel bölgesinde ağrı, hareket kısıtlılığı, bacakta uyuşma belirtiler arasında yer alabilir. Tedavisinde nonsteroid antienflamatuar ilaçlar ve kas gevşeticiler kullanılabilir.

FİBROMİYALJİ

Fibromiyalji; kas iskelet sisteminde görülen, tüm vücuda yayılmış ağrıyla karakterize romatizmal bir hastalıktır. Tüm yaşlarda görülebilmekle birlikte en sık orta yaşta görülür. Kadınlar erkeklere göre daha sık bu hastalığa yakalanırlar. Hastalığın belirtilerini, hastalığa neden olabilecek durumları, hastalığın tanı ve tedavisini yakından incelemek fibromiyaljiyi daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.

Fibromiyalji Belirtileri

Fibromiyalji semptomları kişiden kişiye değişebilir. En sık görülen semptomlar:

  • Yaygın ağrı: Fibromiyaljinin ana belirtisidir. Tüm vücuda yayılmış ağrı hissedilir ve ağrı sırt, boyun gibi bölgelerde yoğunlaşabilir. Ağrı uzun süre devam edebileceği gibi zamanla daha iyi ya da daha kötüye gidebilir. Hissedilen ağrı; yanma, keskin, batıcı tarzda olabilir.
  • Aşırı hassasiyet: Fibromiyaljide ağrıya karşı duyarlılık artar. Hasta en ufak dokunuşlarda bile ağrı hissedebilir. Ufak dokunuşlarda, hafif çarpmalarda hissedilen ağrının süresi uzayabilir.
  • Katılık: Hastalar, özellikle uzun süre aynı pozisyonda kaldıktan sonra katılaşmış hissederler, hareket etmekte zorlanırlar. Örneğin sabah uyandıktan sonra yataktan kalkmada sorun yaşayabilirler.
  • Kas krampları: Kaslar sıkı ve ağrılı biçimde kasılarak acıya sebebiyet verebilir.
  • Yorgunluk: Yorgunluğun seviyesi kişiden kişiye değişebilir. Hafif bir halsizlikten hiçbir şey yapamayacak kadar yorgun hissetmeye kadar geniş bir yelpazede görülebilir.
  • Uyku kalitesinin bozulması: Hastalar yeterli sürede uyusalar dahi dinlenmiş, rahatlamış hissetmeyebilirler. Bunun sebebi derin uyku olarak adlandırılan, vücudun kendisini yenilemesini sağlayan kısmın fibromiyalji hastalarında kısalmasıdır. Uyku kalitesindeki bu değişim yorgunluk, dikkat dağılması olarak kendini gösterebilir.
  • Bilişsel problemler: Fibromiyaljisi olan kişilerde düşünme, öğrenme gibi süreçlerde sorunlar yaşanabilir. Hastalarda puslu ya da bulanık olarak tarif edilebilen bir zihin yapısı olabilir. Yeni olayları öğrenmede ve eski olayları hatırlamada zorluk, odaklanamama, yavaşlamış konuşma gibi bazı belirtiler ortaya çıkabilir.
  • Çok sıcak ya da çok soğuk hissetme: Vücudun uygun sıcaklığı ayarlayamaması sebebiyle olur.
NÖROPATİK AĞRI

Nöropatik ağrı, sinir sistemindeki bir lezyon veya fonksiyon bozukluğu sonucu ortaya çıkan ağrıdır. Nöropatik ağrı sinir hücresi üzerinde oluşan hasar sonrasında o bölgeden kaynaklanan kontrol dışı elektrik deşarjlarından kaynaklanır. Zamanla sinir hücre kılıfında oluşan yapısal değişiklikler ağrıyı kalıcı hale getirir. Nöropatik ağrı farklı hastalıklara bağlı bir bulgudur.

Nöropatik ağrıyı karakterize eden bulgular değişiktir ve sıklıkla birden fazla bulgu birliktedir. Hastalar nöropatik ağrıyı yanma, donma, karıncalanma, acıma, vurma, saplanma, batma, elektrik çarpması gibi tariflemektedir. Toplumda %1-2 oranında görülür. En sık nöropatik ağrı nedeni diyabet hastalığıdır. Santral ve periferik nöropatik ağrı olarak ikiye ayrılır.

Dokunma duyusunda azalma, ağrıyı daha az hissetme, uyaran yanıtında azalma, karıncalanma hissi, ağrıyı çok fazla hissetme, normalde ağrı oluşturmayan uyarana bağlı olan ağrı, uyarana karşı anormal olarak ağrılı tepki verilmesi, rahatsız edici anormal his bulguları bize nöropatik ağrıyı düşündürür.
Nöropatik ağrı hayatımızda sosyal, psikolojik, fiziksel ve duygusal etkiler yaratır. Uzun süreli ağrı; uyku bozukluğuna, sosyal yaşamın aksamasına, depresyon ve gerginliğe yol açar. Ağrı hissi, ağrı yoğunluğu, ağrıyı algılama derecesi kişiye göre değişkenlik gösterebilir.

Nöropatik ağrıda daha etkili bir tedavi uygulamak için nöropatik ağrıya neden olan altta yatan nedenin araştırılması gerekir. Nöropatik ağrı tedavisi ile hastanın şikayetlerinin azaltılması hedeflenir, altta yatan nedenin tedavisi nöropatik ağrının ilerlememesi ve tedavisinde önemlidir. Örneğin diyabeti olan hastada; kan şekeri yüksekliği sinirlerin beslenmesini bozar ve nöropatik ağrıya neden olur.

Nöropatik ağrı tedavisi çok yönlüdür, çeşitli ilaçlar ve ilaca yanıtsız hastalarda girişimsel tedavi alternatifleri vardır. Tedavide epilepsi ilaçları, depresyon ilaçları, özgün kas gevşeticiler, morfin türevi ilaçlar, lokal anestezikler kullanılabilir.
İlaç tedavisine yanıt vermeyen veya ilaç tedavisini çeşitli nedenlerle kullanamadığımız hastalara girişimsel yöntemlerle sinir bloke edilebilir.

Enfeksiyonlar
ÜST SOLUNUM YOLU ENFEKSİYONLARI
TONSİLİT / TONSİLOFARENJİT

Akut tonsillofarenjit veya çocukluk çağında daha sık karşılaşılan klinik tablosu ile tonsillit, farinks ve tonsil dokusunun inflamasyonudur ve doktora başvuruların en sık nedenlerinden birisidir. Erişkinlerde etken; % 5-10 oranında bakteri iken çocuklarda bu oran %30-40 ‘a yükselmektedir. Sıklıkla 5-15 yaş arası görülür. Daha sık olarak kış aylarında görülmektedir. Hastalar en sık boğaz ağrısı ve ateş şikayeti ile hekime başvururlar. İnfeksiyon nedenine bağlı olarak tedavi planlanır.

OTİTİS MEDİA

Otitis Media (OM), orta kulak ve temporal kemiğin havalı boşlukları ile östakiyi kaplayan mukozanın enfeksiyon ve inflamasyonudur. Çocuklarda, yetişkinlere göre daha sık rastlanır. Bakteriler veya virüsler neden olabilir. Kulak ağrısı, vücut sıcaklığının yükselmesi belirtiler arasında yer alabilir. Tedavi yaşa ve enfeksiyonun durumuna göre planlanır.

SİNÜZİT

Sinüzit, burun etrafına yerleşmiş sinüsleri döşeyen mukozanın iltihaplanmasıdır. Sinüzit sıklığı kış aylarında artar. Bu dönemlerde sıklaşan üst solunum yolu enfeksiyonları sinüzitin en sık nedenleri arasındadır. Sinüzit yaşam kalitesini etkileyen, fiziksel ve psikolojik olarak olumsuz etkilere sahip bir hastalıktır. Bu nedenle mutlaka tedavi edilmesi gerekir.

ALT SOLUNUM YOLU ENFEKSİYONLARI
BRONŞİT

Bronşit, bronş denilen soluk borusunun iltihaplanmasıdır. Bronşit nedenleri arasında virüsler ve bakterilerin sebep olduğu enfeksiyon hastalıklarının yanı sıra sigara, astım ve çeşitli alerjiler de sayılabilir. Özellikle mevsim geçişlerinde ve kış aylarında kendini gösteren bronşit, akut ve kronik olmak üzere ikiye ayrılır. Akut bronşit daha çok virüslere bağlı gelişir. Öksürük, hırıltılı solunum, nefes darlığı görülebilir. Birkaç haftada iyileşmesi beklenir. Kronik bronşit oluşumunda sigara önemli bir faktördür. Öksürük ile birlikte balgam çıkarma öyküsü ve nefes darlığı sıklıkla gözlenir. Nefes darlığı başlangıçta eforla birlikte artarken, ilerlemiş kronik bronşitte dinlenme halinde de gözlenir. Kronik bronşitte tanı için öksürük ve balgam çıkarma öyküsünün ardışık iki yıl ve her yıl en az 3 ay boyunca devam etmesi gerekir.

PNÖMONİ

Akciğer parankim dokusunun iltihabıdır. Halk arasında zatürre olarak bilinir. Sıklıkla bakteriler ve virüsler, daha nadir olarak ise bağışıklık sistemi zayıf olanlarda mantarlar bu hastalığa neden olabilir. Streptococcus pneumoniae bakteriler arasında en sık sorumlu patojendir. Çocuklarda ve yaşlılarda ağır seyredebilir. Riskli bu gruplarda pnömokok aşısı ile kış aylarında korunma sağlanabilir. Yüksek ateş, öksürük, nefes darlığı, üşüme-titreme, halsizlik, göğüs ağrısı en belirgin semptomlarıdır. İnfeksiyon nedenine bağlı olarak tedavi planlanır.

Endokrinoloji
DİYABET

Halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen diyabetes mellitus, insülin hormonunun eksikliği ve/veya etkisinde azalma sonucu kan dolaşım sisteminde glukoz (şeker) yüksekliği ile seyreden kronik hastalıktır. Diyabetes terimi süzme, süzülme anlamına gelir ve ilk olarak Anadolu topraklarında Kapodokyalı hekim Arateus tarfından kullanılmıştır. Mellitus ise bal kadar tatlı anlamına gelir. Kanda glukoz yükselmesi sonucu artan glukozun böbreklerden süzülerek idrar ile atılmasıyla hastaların idrarlarının şekerli olması nedeniyle böyle bir tabir kullanılmıştır.

Diyabet tedavi yöntemleri Diyabet tipine göre değişiklik göstermekle birlikle tedavinin yapı taşını sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite, sigaranın bırakılması ve alkol tüketiminin sınırlandırılması gibi yaşam tarzı değişiklikleri oluşturur. Tedavinin diğer unsurlarını ise ağız yoluyla alınan ve Oral Antidiyabetikler dediğimiz ilaç grubu ve enjeksiyon (iğne) yoluyla uygulanan İnsülin ve insülin benzerleri oluşturur.

Göğüs Hastalıkları
ASTIM

Astım, nöbetler halinde gelen; nefes darlığı, hışıltılı/hırıltılı solunum, öksürük ile kendini gösteren bir hastalıktır. Astımın başlıca özelliği hava akımını kısıtlayan hava yolu daralmasıdır. Ortalama görülme sıklığı %15 kadardır. Astım tedavisinde kullanılan ilaçlar iki grupta ele alınır. İlk grupta hastayı rahatlatıcı ilaçlar yer alır ve astım atağı sırasında kullanılırlar. İkinci grupta ise hastalığı uzun dönemde tedavi ederek kontrol altına alan ilaçlar yer alır.

Kadın Sağlığı ve Hastalıkları
VAJİNAL ENFEKSİYONLAR

Vajinal florada yer alan mikroorganizmalar arasındaki denge bozulduğunda florada bulunan mikroorganizmalardan biri veya birkaçı çoğalarak florada baskın hale gelip enfeksiyonlara yol açar. Vajinal enfeksiyonlarda vajinal salgının miktarı, rengi ve kokusu değişir.
Vajinitlerin en sık görülme nedeni mantar enfeksiyonlarıdır. Kadınların %75'i yaşamları boyunca en az bir defa mantar enfeksiyonu geçirir. Candida albicans olarak adlandırılan mantar vajinal florada yer alan mikroorganizmalardan biridir. Bu mantarlar kontrolsüz olarak çoğaldıklarında vajinal enfeksiyon ve yakınmalara yol açar. En sık görülen yakınma genital bölgede şiddetli kaşıntı ve yanmadır. Beyaz peynirimsi, süt kesiği gibi bir akıntıya neden olan bu enfeksiyonun tanısı akıntı örneğinde mantarların görülmesi ile olur. Bu enfeksiyonlar antifungal krem, tablet veya vajinal ovüller ile tedavi edilebilir.

Kalp ve Damar Hastalıkları
HİPERTANSİYON

Kalp, dokuların ihtiyacı olan kanı atardamarlar aracılığıyla vücuda pompalar. Atardamarlar içerisinde bulunan kanın, damar duvarına yapmış olduğu kuvvete kan basıncı (tansiyon) denir. Kan basıncının hücrelere zarar verecek kadar yüksek olduğu duruma hipertansiyon yani yüksek tansiyon denmektedir.

Hipertansiyon tedavisinde öncelikle tanı aşamasında hipertansiyona sebep olacak altta yatan bir hastalık tespit edilmişse bu hastalık tedavi edilmedir. Altta yatan hastalık yok ve kan basıncı yüksek olan hastalara öncelikle yaşam tarzı değişikliği önerilir. Yaşam tarzı değişikliği, sağlıklı beslenme, tuz tüketiminde kısıtlama, düzenli fiziksel aktivite, sigaranın bırakılması, alkolün sınırlı tüketilmesi, fazla kilo var ise kilo verilmesini kapsar. Bu önerilere uyulmasına rağmen hala kan basıncı yüksek olan hastalara ilaç tedavisi başlanır. Hipertansiyon hastaları belirli aralıklarla kontrol edilmelidir.

ATEROSKLEROZ (DAMAR SETLİĞİ)

Ateroskleroz, aterom plaklarından oluşan bir damar rahatsızlığıdır. Aterom plakları yağlı cisimciklerin oluşturduğu yani kolesterol adı verilen kan lipit düzeylerinin belirlediği bir hastalık şeklidir. Halk arasında damar sertliği olarak bilinen sistemik bir hastalıktır. Vücuttaki bütün damarları tutabilmektedir. Ancak en çok tuttuğu damar kalp damarları yani koroner arter damarlardır. Ardından sırasıyla boyun şah damarları, beyin ve diz damarları olmak üzere devam eder. Genellikle çok uzun yıllar boyunca sessiz seyreder.

Başlangıcı yıllar öncesine dayanan hastalık oluşumundan yaklaşık 15-20 yıl gibi bir süre sonunda bulgu vermeye başlar. Tutulum yaptığı yere göre değişen birçok şikayeti vardır. En sık karşımıza çıkan kalp damarlarının tuttuğu aterosklerozdur. İlk bulgu olarak genellikle kendisini göğüs ağrısı şeklinde gösterir. Bu göğüs ağrısına anjina adı verilmektedir. Stabil ve stabil olmayan iki şekli vardır. Genellikle hastalar hafif bir efor esnasında göğsün orta bölgesinde yanma, sıkışma ve baskı tarzında bir ağrı yaşamaktadır. Efor sonlandırıldığı zaman ağrının geçtiği söylenir. Bu bir damar tıkanıklığının ilk bulgusudur. Bazı hastalar ise istirahat halindeyken bile göğüslerinde ağrı olduğunu söylerler. Bu da çok ciddi bir damar tıkanıklığı oluştuğunun bulgusudur. Ateroseklerozun önlenmesinde kilo dengesinin iyi ayarlanması, beslenme programının sağlıklı şekilde oturtulması, sporun yaşamın merkezinde olması önemlidir. Sigara tüketiminden tamamen kaçınarak alkol tüketiminin minimalize edilmesi önerilmektedir.

HİPERLİPİDEMİ

Halk arasında kolesterol yüksekliği olarak bilinen hiperlipidemi terimi kandaki çeşitli yağların olması gerekenden yüksek düzeyde olmasını ifade eder. Kanda bulunan en temel yağ çeşidi kolesteroldür. Kolesterol, vücudumuzun tüm hücrelerinde bulunması ve hormonların temel yapıtaşını oluşturması sebebi ile sağlıklı yaşam için gerekli bir maddedir. Ancak kolesterolün belli bir seviyenin üstünde olması sağlığımızı tehdit eder. Yüksek kolesterol başta kalbimizin atardamarları olmak üzere vücudumuzu besleyen tüm atardamarlarda ateroskleroz adını verdiğimiz tıkayıcı damar hastalığı riskini artırmaktadır. Hiperlipideminin tek bir sebebi yoktur. Birçok faktör birlikte bu sürece katkıda bulunur. Genetik faktörler, ilerleyen yaşla birlikte metabolizmanın yavaşlaması, yağlı gıdalardan zengin beslenme, şişmanlık, hareketsiz yaşam tarzı, egzersiz yapmama, sigara, aşırı alkol tüketimi, diyabet veya tiroid hastalıklarında olduğu gibi hormonal bozukluklar sayılabilir. Hiperlipidemi tedavisinde öncelikli hedef yaşam tarzı değişikliğidir. Bunun için sağlıklı bir beslenme düzeni ve düzenli egzersiz önerilir. 2. aşamada ise ilaç tedavisi gelmektedir

Kulak Burun Boğaz Hastalıkları
ALLERJİK RİNİT

Allerjik rinit, duyarlı olunan allerjenle karşılaşıldıktan sonra gelişen burun mukozasının inflamatuar hastalığıdır. Ortalama görülme sıklığı %20 kadardır. Belirtileri arasında burun tıkanıklığı, gözlerde kaşınma, burun kaşıntısı, aksırık yer alabilir. Tedavisinde koruyucu önlemler ve ilaç tedavisi yer almaktadır.

Mide ve Barsak Hastalıkları
GATROÖZOFAGEAL REFLÜ

Reflü, kelime anlamı olarak geri kaçış demektir. Gastroözofageal reflü ise mide asit sıvısının özofagus yani yemek borusuna geri kaçması sonucu oluşan klinik tablodur. Toplumda erişkinlerin yaklaşık %20’sinde gözlenmektedir. En sık semptomlar; göğüste yanma ve regürjitasyon dediğimiz ağıza mide acı suyunun gelmesidir. Bununla birlikte kuru öksürük , ses kısıklığı gibi atipik yakınmalara da neden olabilir. Obezite karın içi basıncının artmasına neden olarak reflü semptomlarının ortaya çıkışını kolaylaştırır. Kafeinli, gazlı içecekler, yağlı yiyecekler reflü semptomlarını artırabilir. Tedavide mide asidini baskılayan ilaçlardan yararlanılabilir. Tedaviye dirençli olgularda çok sık olmamakla beraber cerrahi tedavi gereksinimi olabilir.

PEPTİK ÜLSER

Peptik ülser, mide ve oniki parmak bağırsağı olarak bilinen duodenumda gelişen yaraları ifade eder. En sık sorumlu neden Helicobacter pylori denilen bakterinin sebep olduğu enfeksiyondur. Bununla beraber kullanılan ağrı kesiciler, kortizon grubu ilaçlar da peptik ülsere neden olabilir. Karın ağrısı, bulantı, kusma, kanama gibi semptomlara neden olabilir. Mide ülserlerinde daha çok yemekten sonra ağrı oluşurken duodenum ülserinde açlık ağrısı daha sıklıkla oluşur. Tedavide Helicobacter pylori varlığı gösterilmiş ise öncelikle bu infeksiyonun tedavisi daha sonra da mide asidine bağlı semptomların baskılanması için asit inhibisyonu yapan ilaçlardan yararlanılabilir.

NSAİİ NEDENLİ GASTROPATİLER

NSAİİ (non steroid anti-inflamatuar ilaçlar) steroid yapısında olmayan ağrı ve inflamasyonu (yangı) azaltan ilaçlardır. Yan etki olarak mide mukozasında koruyucu bir madde olan prostaglandinlerin miktarını azaltarak mide yanması, gastrit gibi hafif veya mide kanaması gibi ağır klinik tablolara neden olabilirler. Özellikle yaşlı (65 yaşından büyük), daha önce mide ülseri öyküsü olan, yüksek doz veya çok sayıda ağrı kesici ilacı aynı zamanda kullanan veya antikoagülan olarak adlandırılan kanın pıhtılaşmasını önleyen ilaçları kullanan kişilerde birlikte NSAİİ kullanımı sırasında mide ile ilişkili yakınmalar oluşabilir. Bahsedilen bu riskli gruplarda NSAİİ kullanımı sırasında mide koruyucu ilaçlar ile bu semptomların riski azaltılabilir.

Merkezi Sinir Sistemi- Psikiyatrik Bozukluklar
DEPRESYON

Depresyon duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtiler ile kendini gösteren bir durumdur. Depresyon hastalığında örneğin uyku bozukluğu, iştah ve kilo değişiklikleri, cinsel ilgi ve güçte azalma gibi bedensel işlevlerde bozulma görülebilir. Aile, iş ve sosyal beklentileri, toplumsal rolleri yerine getirme isteği ve yetisinde azalma, intihar düşünceleri ya da girişimleri, gerçeğin değerlendirilmesinin bozulması gibi belirtileri olabilir. Depresyon hastalığı toplumda %8-10 arasında görülmektedir. Yaşam boyu hastalanma riskine göre ise erkeklerde on erkekten bir tanesi, kadınlarda ise her dört veya beş kadından bir tanesi yaşamlarında en az bir kez depresyon hastalığına yakalanmaktadır. Depresyon şu anda dünyada en fazla yeti kaybı oluşturan hastalıklardan biridir. Çok gecikilmeden tedavi edilmesi gereklidir. Tedavi edilmemiş depresyon alkol ve madde kullanım sorunlarına, başka ruhsal hastalıklara da zemin hazırlamaktadır. Uzamış ve iyi tedavi edilmemiş depresyon bedensel hastalıklara da zemin hazırlamakta ve diyabet, kalp hastalıkları gibi bedensel hastalıkların gidişini kötüleştirip ölüm riskini dahi arttırmaktadır.

OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK

Kişinin gerçeklik duygusunun bozulmadığı ve kişinin doğru olmadığını bilmesine, rağmen gerçeklik duygusunun korunduğu takıntılı düşüncelere obsesyon (takıntı) denir. Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) mantıksız düşüncelerin ve korkuların (takıntılar) insanı sürekli tekrar eden davranışlar sergilemesine zorlayan psikolojik bir hastalıktır. OKB ile takıntılarınızın mantıksız olduğunun farkına varamayabilirsiniz ve bu takıntıları önemsememeye ya da bırakmaya çalışabilirsiniz. Fakat bu sadece sıkıntılarınızı ve kaygılarınızı artırır. Rahatsız edici düşünceleri önemsememeye ya da bu düşüncelerden kurtulmaya çalışırken yeni düşünceler ve zorlamalar daha öncekileri takip eder böylece içinden çıkılmaz bir döngüye girilir.

Obsesyonlar genel olarak şunlardır:
Kirlenme ya da kir korkusu, eşyaları sıralama ve simetrik olarak düzene sokma, kendine ya da başkasına zarar veren agresif ya da korkutucu düşünceler, seksüel ya da dini konuları da içeren istenmeyen düşünceler.
Obsesyon işaretleri ve semptomlardan bazıları şunlardır:
Diğer kişilerin dokunduğu şeylere dokunulduğunda ortaya çıkan kirlenme korkusu, kapının kilitli olup olmadığına, ütünün fişinin çekilip çekilmediğine dair şüpheler, eşyalar düzgün bir şekilde sıralanmadığında strese girme gibi belirtileri olabilir.
Ayrıca kendine ya da başkasına zarar verme düşüncesi, müstehcen düşüncelerle yaygara çıkarma ve uygunsuz davranışlar, zihinde hoşa gitmeyecek seksüel imgeler canlandırma gibi davranışlar da bu rahatsızlığın işaretleri olabilir.

Obsesif Kompulsif Bozukluğu Tedavisi
OKB tedavisi tamamen bir iyileşmeyle sonuçlanmayabilir, fakat belirtileri en aza indirgeyerek hastalığın günlük yaşantıyı kontrol altına almasını engelleyebilirsiniz. Bazı insanlar hayat boyu tedavi altında olabilir. OKB'nin 2 temel tedavisi; psikoterapi ve ilaç tedavisidir.

PANİK BOZUKLUK

Rahatsızlıkta; panik atakları ile ataklar arasındaki zamanlarda başka panik ataklarının daha olacağına ilişkin sürekli bir kaygı durumu yaşanabilir.
Panik ataklarının kalp krizi geçirip ölme, kontrolünü yitirip çıldırma ya da felç geçirme gibi kötü sonuçlara yol açabileceği inancı sürekli üzüntüye yol açabilir.
Ataklara ve olası kötü sonuçlarına karşı önlem olarak (işe gitmeme, spor, ev işi yapmama, bazı yiyecek ya da içeceklerden uzak durmak, yanında ilaç, su, alkol, çeşitli yiyecekler taşıma gibi) bazı davranış değişikliklerinin görüldüğü ruhsal bir rahatsızlıktır.
Tedavileri psikoterapi ve ilaç tedavisi ile sağlanır.

SOSYAL FOBİ

“Sadece bir saniye için gözlerinizi kapatın ve bir odaya girdiğinizi ve orada bazı arkadaşlarınızı ve meslektaşlarınızı gördüğünüzü düşünün, birden yere doğru bakıyorsunuz ve üzerinizde hiçbir giysinin olmadığının farkına varıyorsunuz”. Sosyal fobisi olan kişilerin bir toplumsal durumla karşılaştıklarında neler hissettiklerini bu senaryo çok iyi anlatmaktadır. “Büyük bir utanç duyarsınız, odadan kaçıp gitmek istersiniz, sanki ölecekmiş gibi olduğunuzu hissederseniz, hiç kimseyi yeniden görmek istemezseniz”. Sosyal fobi, bireyin başkaları tarafından yargılanabileceği kaygısını taşıdığı toplumsal ortamlarda mahcup ya da rezil olacağı konusunda belirgin ve sürekli korkusunun olduğu bir kaygı bozukluğudur. Kişiler başkalarıyla etkileşimde bulunmalarını gerektiren ya da bir eylemi başkalarının yanında yerine getirmeleri gereken durumlardan korkarlar ve bunlardan olabildiğince kaçınmaya çalışırlar. Başkalarının kendileriyle ilgili olarak anksiyeteli, zayıf, kaçık ya da aptal gibi yargılarda bulunacağını düşünürler. Ellerinin ya da seslerinin titrediğinin farkına varacaklarıyla ilgili kaygılarından ötürü toplum önünde konuşmaktan korkabilirler ya da düzgün bir biçimde konuşamıyor gibi görünmekten korktukları için başkalarıyla karşılıklı konuşurken aşırı kaygı duyabilirler. Diğer insanların ellerinin sallandığını görmesinden utanç duyacaklarından korktukları için başkalarının yanında yemekten, içmekten ya da yazı yazmaktan kaçınabilirler.

Sosyal fobi nasıl tedavi edilir?
Sosyal fobide ilaç tedavisi ve psikoterapi (konuşmaya dayalı ruhsal tedavi) uygulanır. Hastanın durumuna göre bazen tek başına psikoterapi, bazen ilaç tedavisi uygulansa da genelde her ikisinin beraber uygulanmasında başarı daha yüksektir. İlaç tedavisinde özellikle serotonin sistemi üzerinde etkili olan ilaçlar seçilir. Tedavinin ilk günlerinde hafif bulantı, baş ağrısı, uyku bozukluğu, midede huzursuzluk gibi geçici yan etkiler oluşabileceği, zamanla bu belirtilere vücudun alışabileceği hastaya bildirilir. Bu ilaçlar bağımlılık yapmaz, kalıcı hasar veren yan etkileri yoktur. İlaç etkisinin ortaya çıkması için iki-üç hafta kadar beklemek gerekir. İlacın etkili olup olmadığına karar vermek için en az 10 hafta süre geçmelidir. Tedavi süresi, ortalama 9-12 aydır.
Sosyal fobide en sık uygulanan terapi şekli bilişsel ve davranışçı terapidir. Bilişsel terapide kaygı duyguları ve bu kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki düşüncelerin ne olduğunu anlama, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar vardır. Davranışsal terapide ise model olma, yakınmaların üstüne gitme, belirtileri daha net algılayabilmesi için rol oynama, gevşeme eğitimi, sosyal beceri eğitimi gibi her hastada farklı uygulanabilecek yöntemler vardır. Ayrıca aile ve grup terapisi de uygulanabilir.

PANİK ATAĞI

Temel özelliği, aniden ortaya çıkan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir. Hastaların çoğu zaman “kriz” adını verdiği bu nöbetlere panik atağı denilir.
Panik Atağı, birdenbire başlar, giderek şiddetlenir ve 10 dakika içinde şiddeti en yoğun düzeye çıkar. Çoğu zaman 10-30 dakika (seyrek olarak da 1 saate kadar) devam ettikten sonra kendiliğinden geçer.

Panik atağının belirtileri nelerdir?
• Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma,
• Çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması,
• Terleme,
• Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma,
• Soluğun kesilmesi
• Baş dönmesi, sersemlik, düşecek ya da bayılacak gibi olma
• Uyuşma ya da karıncalanma,
• Üşüme, ürperme ya da ateş basması,
• Bulantı ya da karın ağrısı,
• Titreme ya da sarsılma,
• Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme,
• Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu,
• Ölüm korkusu.
Bir panik atağında bu belirtilerden en az 4 ya da daha fazlası bulunur. Dörtten daha az belirtinin görüldüğü ataklara ise kısıtlı panik atağı adı verilir.

PREMENSTRÜEL DİSFORİK BOZUKLUK (PMDB)

Premenstrüel sendrom kadınlarda menstrüel döngünün geç luteal döneminde memelerde şişkinlik, baş ağrısı, halsizlik ve kilo alımı gibi fiziksel ve depresif duygudurum, irritabilite, gerginlik gibi ruhsal belirtilerin ortaya çıkıp bu durumun genellikle menstürasyonun başlamasıyla ortadan kalktığı bir tablodur. Bu belirtiler kadınların %80'inde görülmekle beraber yaklaşık %5 kadında klinik olarak anlamlı olacak şekilde şiddetlidir. Bu belirtilerin klinik veya sosyal olarak etkili olacak düzeyde olması durumunda premenstürel disforik bozukluk veya geç luteal faz bozukluğu adıyla bir psikiyatrik rahatsızlık olarak sınıflandırılmaktadır.
Premenstrüel disforik bozukluğa karşı bilişsel davranışçı müdahaleler ve sorun çözme yöntemleri kişinin rahatlatmasına yardımcı olur. Bilişsel müdahalelerde kişinin duygusal tepkilerinde düşünce ve yorumlarının rolü üzerinde durularak bu düşünsel tepkilerin daha gerçekçi, uygun ve işlevsel olmasına dönük bir süreç yürütülür. İlaç tedavisi olarak depresyon tedavisinde kullanılan ajanların rolü artmaktadır.

ŞİZOFRENİ

Şizofreni düşünüş, duyuş ve davranışlarda önemli bozuklukların görüldüğü, hastaların kişiler arası ilişkilerden ve gerçeklerden uzaklaşarak kendi dünyasında yaşadığı, genellikle gençlik çağında başlayan bir ruhsal hastalıktır. Kişinin alışılagelmiş algılama ve yorumlama biçimlerine yabancılaşarak, kendine özgü bir içe-kapanım dünyasına çekildiği bir bozukluktur. Ömür boyu görülme sıklığı genel nüfusta %0,5-1’dir. Genellikle erkek/kadın oranı eşit olduğu halde, erkeklerde daha genç yaşta başlar. Hastalık genellikle 15-25 yaşları arasında başladığı halde orta yaşlarda başlaması da mümkündür. Şizofreninin negatif belirtileri, depresyon ve intihar, kişilik özellikleri, yeti yitimi, bilişsel ve psikososyal bozalma, uzun süreli ve sık hastane yatışları, sosyal destek yetersizliği, baş etme zorlukları, ekonomik güçlükler, antipsikotik ilaçların yan etkileri şizofrenide yaşam kalitesini bozan en temel etkenlerdir. Toplumdaki damgalama eğilimi de şizofreni hastalarının ve hasta yakınlarının yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir.

BİPOLAR BOZUKLUK - MANİK VE DEPRESİF ATAKLAR

Bipolar bozukluk veya iki uçlu duygudurum bozukluğu, eskiden manik depresyon, manik atak veya manik depresif bozukluk olarak bilinen bir hastalıktır. Kişinin depresif dönemlere ek olarak hipomanik veya manik dönemler yaşadığı bir rahatsızlıktır. Kişinin duygudurumu maniden yani taşkınlık veya coşkudan depresyona yani çökkünlüğe aşırı “iki uç” arasında değişebilmesidir. Manik atak sırasında kendini mutlu veya aşırı hassas, depresif atak sırasında ise son derece üzgün ve mutsuz hisseder. Ataklar arasında kişinin duygudurumu normal olabilir. Duygudurum dalgalanmaları saatler, günler, haftalar ya da aylarca sürebilir. Bipolar bozukluk, nüfusun %1-2’sini etkileyen bir duygudurum bozukluğudur. Herhangi bir kimseyi herhangi bir yaşta etkileyebilse de tipik olarak çocuklukta, ergenlik döneminde ya da erişkinlik döneminin başında başlayabilir.

OTİZM (OTİSTİK SPEKTRUM BOZUKLUĞU)

Otizm spektrum bozukluğu, doğuştan gelen ya da yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan karmaşık bir nöro-gelişimsel farklılıktır. Otizmin, beynin yapısını ya da işleyişini etkileyen bazı sinir sistemi sorunlarından kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu metinde otizm spektrum bozukluğu için kullanım kolaylığı nedeniyle zaman zaman otizm terimi kullanılmıştır.
Bugün, otizm spektrum bozukluğuna neyin neden olduğu bilinmemekle birlikte genetik temelli olduğuna ilişkin bulgular vardır. Ancak hangi gen ya da genlerin sorumlu olduğu henüz bilinmemektedir. Çevresel faktörlerin de otizme yol açabildiğine ilişkin görüşler vardır. Hem genetik temellerin hem de çevresel faktörlerin etkileri üzerine çok sayıda araştırma yapılmaktadır.
Otizmin çocuk yetiştirme özellikleriyle ya da ailenin ekonomik koşullarıyla hiçbir ilişkisi yoktur; bu nedenle otizm spektrum bozukluğunu her çeşit toplumda, farklı coğrafyalarda, ırkta ve ailede rastlanmaktadır.

Erken teşhiste çocuk eğer;

  • Başkalarıyla göz teması kurmuyorsa,
  • İsmini söylediğinizde bakmıyorsa,
  • Söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,
  • Parmağıyla istediği şeyi göstermiyorsa,
  • Oyuncaklarla oynamayı bilmiyorsa,
  • Akranlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,
  • Bazı sözleri tekrar tekrar ve ilişkisiz ortamlarda söylüyorsa,
  • Konuşmada akranlarının gerisinde kalmışsa,
  • Sallanmak, çırpınmak gibi garip hareketleri varsa,
  • Aşırı hareketli, hep kendi bildiğince davranıyorsa,
  • Gözleri bir şeye takılıp kalıyorsa,
  • Bazı eşyaları döndürmek, sıraya dizmek gibi sıra dışı hareketler yapıyorsa,
  • Günlük yaşamındaki düzen değişikliklerine aşırı tepki veriyorsa,

Otizm açısından değerlendirme yapmak gerekir. Erken tanı ve doğru bir eğitim yöntemi ile yoğun olarak eğitim alan çocukların yaklaşık yüzde ellisinde otizmin belirtileri kontrol altına alınabilmekte, gelişim sağlanabilmekte, büyük ilerleme kaydedilmekte ve hatta bazı otizmli çocukların ergenlik yaşına geldiklerinde diğer arkadaşlarından farkı kalmayabilmektedir.

Merkezi Sinir Sistemi - Nörolojik Bozukluklar
EPİLEPSİ

Halk arasında sara hastalığı olarak da bilinen epilepsi, kısa süreli beynin bir bölgesindeki hücrelerin anormal elektrik sinyali yollamasıyla ortaya çıkar. Epilepsi, dünya nüfusunun yaklaşık %1'ini etkileyen bir hastalıktır. Erkek ve kadınlarda eşit olarak görülmektedir. Epilepsi nöbetleri herhangi bir yaşta ortaya çıkabilir ama sıklıkla en gençleri ile en yaşlıları etkiler. Epilepsi nöbetleri, aniden ortaya çıkar ve tüm beyine veya beynin belirli bir bölümüne yayılır. Beynin hangi bölgesinde başladığına göre nöbet tipleri değişir. Çoğu nöbetler 30 saniyeden 2 dakikaya kadar sürebilir. En az iki kez nöbet geçiren kişilerde epilepsi hastalığı tanısı konulabilir.

ALZHEİMER TİPİ DEMANS

Alzheimer tipi demans, sinsi başlayan bellek kaybı, fonksiyonlarda eşlik eden kötüleşme, davranış bozuklukları ile karakterize progresif nörodejeneratif bir hastalıktır. Tüm demans hastalarının üçte ikisinden fazlasında Alzheimer tipi demans görülür. Daha çok ileri yaşta başlangıç gösterir ve 65 yaşın üzerinde 5 yılda bir prevelansı 2 katına çıkmaktadır. Kadın olmak, düşük eğitim düzeyi, bazı genetik özellikler alzheimer hastalığının ortaya çıkışını kolaylaştırmaktadır. Belirtileri, hafıza sorunları, düşünme ve nedenselleştirme zorluğu, karar vermede güçlük, kelime bulma güçlüğü, aritmetik işlemlerde güçlük, kişilik ve davranış değişiklikleri, kaybolmalar, eskiden kolaylıkla yapabildiği işlevleri yapma güçlüğü gibi olgularla kendini göstermekte iken, alzheimer hastalığı süreci ve evreleri üç boyutuyla tanınabilmektedir. Erken, hafif dönemde unutkanlık, yorgunluk, kelimeleri hatırlayamama, yeni şeyleri öğrenememe, sosyal davranış ve karar verme bozukluğu ile seyreder. Orta dönemde günlük yaşam aktivitelerinin sürmesini engelleyen belirti ve problemler ortaya çıkmakta, kaybolmalar, motor yetilerde bozulma, davranış problemleri gözlemlenmektedir. İleri dönemde ise, hasta bakım verenlere tam bağımlılık döneminin ortaya çıkışıyla beraber mesane ve bağırsak kontrolünde bozulma, konuşma ya da basit emirlere uymada bozukluk, hayal görme, farkındalık halinin kaybı ön plandadır. Hastalık süreci, hasta ve bakım verenin yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir.

MULTİPL SKLEROZ

Multipl Skleroz (MS) inflamasyon, demyelinizasyon ve akson hasarı ile karakterize otoimmün bir merkezi sinir sistemi hastalığıdır. Hastalık sıklıkla genç yetişkinlerde ortaya çıkar. Prevalansı coğrafi özelliklere bağlı olarak 100.000’de 2 ile 200 arasında değişmektedir. MS kronik bir hastalıktır. MS, beyin ve omuriliği etkilediği için çok çeşitli nörolojik belirtilere yol açabilir. MS’e bağlı yakınmalar MS atağı sırasında ortaya çıkıp daha sonra iyileşebileceği gibi bir kısmı uzun dönem kalıcı olabilmektedir. Bu belirtiler ciddiyet ve süre açısından da çeşitlidir. MS’i olan bir kişi genellikle bir veya birden fazla belirti yaşayabilir ancak bu belirtilerin hepsi herkeste görülmez. Yakınma ve belirtilerin olmadığı sessiz dönemler (remisyon) de hastalık seyrinde görülmektedir. Bir bölümü ataklarla seyrederken bir bölümü başlangıcında veya sonradan ilerleyerek seyreder. MS hastalarında ekstremitelerde güçsüzlük, duysal belirtiler, ataksi, mesane problemleri, yorgunluk, diplopi, görme bulanıklığı gibi görsel belirtiler, dizartri, bellek-konsantrasyon-dikkat bozukluğu gibi kognitif belirtiler sık görülebilir.

Hepatoloji
KRONİK HEPATİT B

Kronik hepatit B ciddi karaciğer hastalıklarına yol açan ve ömür boyu sürebilen bir hastalıktır. Hepatit B virüsü (HBV) akut hepatitten (fulminant hepatite bağlı yetmezlik dahil) kronik hepatit, siroz ve hepatoselüler karsinomaya (karaciğer kanseri) kadar bir dizi karaciğer hastalığına neden olan bir DNA virüsüdür. Hastalığın doğal seyri karmaşık olup akut bir hastalık olarak başlayıp zamanla kronik bir duruma dönüşebilmektedir. Akut hepatit B birkaç haftadan birkaç aya kadar sürebilir ve sonunda kişi iyileşebilir. HBV perinatal, perkütan yol, cinsel temas, açık yara, kesikler aracılığıyla ve yakın kişisel temas ile bulaşır. Dünyada 2 milyar kişinin (3 kişiden 1'i) HBV enfeksiyonundan etkilendiği, 250 milyon kişinin kronik olarak HBV ile enfekte olduğu, hepatit B ve komplikasyonları nedeniyle yılda tahmini 700 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. Hepatit B enfeksiyonundan koruma amacıyla doğum anında aşılama programları uygulanmalı, mevcut hastalar tanımlanmalı ve risk gruplarının hastalıktan korunması için öncelikli tedbirler alınmalıdır.

Hematoloji
TALASEMİ

Talasemi dünyada ve ülkemizde en sık görülen, önlenebilir kalıtsal kan hastalığıdır. Akdeniz çevresindeki ülkelerde sık görülmesi nedeniyle akdeniz anemisi olarak da adlandırılmıştır. Anne ve babadaki genlerin hastalıklı olup olmamasına bağlı olarak; bireyde talaseminin çeşitli tipleri görülür. Taşıyıcılık (minör) talasemisi olan kişiler tamamen sağlıklıdır ve hafif derecede kansızlık dışında sorunları olmaz. Hafif hastalık (intermedia) tipinde hastalık belirtileri ortaya çıkar. Hastalık belirtileri, majör tipe göre daha geç başlar ve ondan daha hafiftir. Ağır hastalık (majör) tipinde ise kansızlık belirtileri genellikle yaşamın 3. ayından sonra başlayan, sürekli kan verilmesini gerektiren ağır hastalık tipidir. Bu çocuklar kendileri için gerekli olan hemoglobini (kan düzeyini) yeterli miktarda yapamazlar. Hastalığın başlıca bulguları halsizlik, solukluk, iştahsızlık, huzursuzluk, karaciğer ve dalak büyümesi, büyüme-gelişme geriliği ve özellikle yüz ve kafa kemiklerindeki anormallikleridir. Talasemi önlenebilir bir hastalıktır. Her yeni talasemi hastası, taşıyıcı anne ve babalardan doğmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de tarama ve önleme programları uygulanmaktadır.

KRONİK DEMİR YÜKLENMESİ

Aşırı demir yükü (hemokromatozis) vücutta gereğinden fazla demirin biriktiği bir hastalıktır. Demirin fazlası vücut için toksiktir. Demir birçok organda, özellikle karaciğer ve kalpte birikebilir. Karaciğerde çok fazla demir birikmesi karaciğerin büyümesine, karaciğer yetmezliğine, karaciğer kanseri veya siroza neden olabilir. Siroz karaciğerin çalışmasını engelleyen ciddi bir hastalıktır. Kalpte çok fazla demir birikmesi ise aritmi denen düzensiz kalp atışlarına ve kalp yetmezliğine yol açabilir. Pankreasta ise aşırı demir birikimi diabete neden olabilir. Hemokromatozisin primer ve sekonder olmak üzere iki tipi bulunur. Primer hemokromatozisli hastaların çoğunda bozukluk anne-babalarından genetik olarak geçmiştir. Sekonder hemokromatozis ise genellikle demir yüklenmesine neden olan talasemi gibi bir hastalıklara veya uzun süre kan transfüzyonları gibi bazı durumlara bağlı olarak gelişir. Hastalıkta tedavinin amacı vücuttaki demir miktarını normal düzeylere indirmek, demir birikimine bağlı olarak gelişen organ hasarını önlemek veya geciktirmek, hastalık komplikasyonlarını tedavi etmek ve vücuttaki demirin normal seviyelerde kalmasına yardımcı olmaktır. Tedavide vücuttan kan alma işlemi (terapötik filebotomi) yapılabilir. Demir şelasyon tedavisi vücudunuzdaki fazla demiri ortadan kaldırmak amacıyla kullanılır. Şelasyon tedavisi keşfedildiği andan itibaren demir yüklenmesi görülen talasemi gibi önemli kan hastalıklarında yaşam süresinin uzamasını sağlamıştır.

Sanovel’in bulundurduğu tüm ürünleri görüntüleyebilirsiniz.